DUYURMAK YERİNE SUSMAK

Türk toplumunun yapısına baktığımızda, küçüklükten itibaren sesini çıkarmanın pek de makbul bir davranış olarak görülmediği gerçeğiyle karşılaşırız. Çocukken misafir gelenlerin yanında konuşmanın, oyunların içinde bağıra çağıra kendini ifade etmenin riskleri vardır. “Her lafa karışma” ya da “sus” uyarılarıyla büyüyen nesiller, sessizlikle yoğrulmuş bir kültürde yetişir. Bu durum, ne yazık ki yaşantımızı da derinden etkiler.

--------------------

ÖZDEYİŞLERDE DE YER ALIYOR

Atasözlerimiz bu durumu gayet net bir şekilde yansıtır: “Söz gümüşse, sükut altındır.” Burada sükutun değerine dair bir övgü bulunmaktadır. Ancak bu övgü, bireylerin fikirlerini, duygularını baskılamaları anlamına geldiğinde tartışılır hale gelir. “Söz büyüğün, sus küçüğün” ifadesi ise, hiyerarşinin ne denli güçlü olduğunu bir kez daha gözler önüne serer. İletişim biçimimiz, toplumda var olan güç dinamikleriyle şekillenirken, özgüvenimizi ve sesimizi kaybetmemize neden olur.

Askerlik döneminde komutanlardan duyulan “sus” emri, toplumsal hayatta da yankı bulur. Günlük yaşamda karşılaştığımız haksızlıklar, adaletsizlikler ve toplumsal sorunlar karşısında suskun kalma alışkanlığı; sonuçta bireylerin kendilerini ifade etme yeteneklerini köreltirken, toplumun eleştirel bakışını da zayıflatır. Caddelerde, meydanlarda patlak veren tepkiler, Avrupa toplumlarında sıkça görülen bir olgudur. Ancak Türkiye’de benzer bir olay karşısında sesimizi çıkarmak ya da toplumsal bir tepki vermek, pek çok kişi için büyük bir cesaret meselesi haline gelir.

Son yıllarda, sosyal medya ile birlikte ortaya çıkan #Haksızlık Karşısında Sustuk” gibi etiketler, genç kuşağın sesini duyurmak için bir araya geldiği bir platform haline geldi. Fakat bu dijital alanlar, yüz yüze gelen protestoların yerini alamaz. Eylemler, kitlelerin sesiyle yankılanmalı; yalnızca sanal dünya üzerinden ifade edilen fikirlerin değer bulması zor olabilir.

-----------------

SUSMA GELENEĞİMİZ VAR

Türk toplumunun tarihsel ve kültürel geçmişinde yerleşik olan susma alışkanlığının, bireyler üzerindeki etkisini göz ardı edemeyiz. Bu alışkanlığın kırılması, toplumsal değişim ve dönüşüm sağlanması açısından zorunludur. Unutmamalıyız ki, haksızlıklar karşısında haykırmanın, sesimizi yükseltmenin ve dayanışmanın gücü, bireyselliği aşarak toplumsal bir psikoloji oluşturur. Eğer bir toplum, kendi sesini yasalar kapsamında duyurmayı öğrenirse, gelecekte daha adil bir dünya için önemli bir adım atmış olacaktır.