DAMLA DERGİSİ: Ekim 990 Sayı:1
ÖZLEMLERİME GÖKKUŞAĞI BİRİKTİRİ YORUM
Özlemlerime
Gökkuşağı biriktiriyorum
Yüreğime yansıyan ışıklardan
Güzelliğini sergiliyorum dahası
Özelliklerime
Saçlarını seriyorum
Rüyalarımın birinden öbürüne
Dağıtmışken kendimi
Nedenini bilmediğim sensizlikte
Sevdanla birikiyorum.
Boyuna
Uzayıp duran ne kıyılarımda
Bir iç karmaşadan
Bilemiyorum
Ağlarımı içindeki kıyılarımdan
Göremiyorum
Bir yaklaşsam nefesine
Belki bitecek bu bunalım
Belki o zaman
Saçını okşar kan damarlarımdan
Köşkünden uzakta
Bir yıkıntı gibiyim böyle
Sustum
İstersen bu şarkıyı
Biraz da sen söyle
Sarı benizli
Ayçiçeği tarlaları aramız
Marmara’nın bir ucu sen
Öbür ucu çaresiz
Böyle yeşermez bil
Bu sevdamız
Özlemlerime
Gökkuşağı biriktiriyorum
Yüreğinden yansıyan ışıklardan
Yeni sevdalar yeşermiyor üstelik
Hüzünlü toprağımdan
(N.Tezcan)
--------------------------------------------------------------------------------
ESİNLER ESİNTİLER
En yoğun günler…Kıyıda yine, iç içe girmiş insan öbekleri. Gün uzun, güneş kızgın. Ve içgüveyi bir rüzgar…
İnsanlarla birlikte, kara ve sivrilerde de bir artış. Hele bir yansın ışıklar… “Breh, breh, breh”… dedirten kaşınmalı ısırıklar. Sinkof bile yarar sağlamadığı anlar genellikle hava kararırken. Yani tam yemek zamanı.
Ellerimde kar. Kar dediysem bildiğimiz kar değil. Orhan Pamuk’un KAR romanı. Karda kaymak kolaydır da sıcakta Kar okumak öyle pek kolay değil. Denize girmiyorsanız ki, okuyorsun.
Kıyıda tek, tük okuyanlar yok değil, şemsiyelerin gölgesi iyi bir sığınak olsa da kumdan yansıyan güneşin çöl rengi de yüzünüzde.
Deniz, güneş, kum… Yazın özlenen üçüzleri gibi. Arda, Tunca, Meriç bular da bir başka üçüz. Yazın aşırı sıcaklarında oralara kaçar, kent yangınlarından insanlar.
Kent içi yangınlar d aha kavurucu. Daha bir çöl çöl. Apartmanların güneş görmeyen iç taşları bile , “Aman Allah” dedirtir.
Saros kıyılarındaki nem de sıkıyor insanı. Hele öğle üzeri, kaçacak delik ararsınız ama bulamazsız. Kentlerde beton sıcaklığı, geceleri bile ensenizde. Hava serinlese bile, içeriler sanki yangın sonrası. Pencereleri, balkon kapılarını açsanız bile.
Ekonomik kirlenmeler, soysa, ekonomik, kültürel bozulmalar… Hepsi olası. Hırsızlık, uğursuzluk, çağdaş bir toplumun direkleri olabilir mi?
Buralarda da başladı gibi… Zaman zaman kavga gürültü, sonuna değin açık arabaların bangır bangır, sarhoş şarkıları, oyun havalar ı. Zaten yediden-yetmişe oynak olduk, köçek olduk demek daha doğru olabilir.
Eee.. oynamasın mı insanlar?...
Oynasın elbet. Kafayı çeken çeksin. Ancak her şeyin bir yeri ve zamanı , ölçüsü… olduğu unutulmamalı. Yoksa, kim kime, dum duma dedirtirler adama.
Geçen akşam komşunun arabasının brandası kesilmiş, lastikleri çivilenmiş… Niçin neden, anlamak zor dostum zor.
Bireyciliğin, çıkarcılığın , oluşumun özünde, doğasında olsa bile kontrol etmek yine kendi elinizde… Tren yolunda vagonlar kontrol etmezseniz birbirine girecektir.
Sıcak… Elbette olacak, temmuzdayız. Bereket saçlarımızda serinleten ince bir rüzgar dolaşmakta. Kimi güneyden, kimi batıdan.
Bir ara Enez’e gittik, hep aynı nez. Artmayan bir nüfusa rağmen, çekici olsa da hiç gelişmeyen bir yazlık sanki. Ama yine de güzel ve şirin.
Dost İbrahim Bitikli’yi stüdyasında bulduk yine. Sıcak çoktu. Hemen dükkanın önündeki bir ağacın gölgesinde bulduk, kendimizi. Bitikli’nin hoş sohbetiyle, içtiğimiz kahvenin tadı, Bu gün bile aklımda.