Atatürkçü Düşünce Derneği Edirne Şubesi Yönetim Kurulu, konuly ailgili şunları kaydetti: " O sırada yaver Cevat Abbas hem Boğaza giriş yapan düşman zırhlılarını hem de Marmara yönünü işaret ederek ağır ağır arkadan gelen gemileri gösterip, hüzünlü, biraz da ürkek bir sesle, "Geliyorlar" der. Mustafa Kemal Paşa yaverinin gösterdiği yana baktı; İngiliz donanmasına bağlı, aralarında Yunan zırhlısı Averof’un da bulunduğu gemiler ağır ağır Marmara’dan boğaza doğru ilerlemeye devam ediyordu.
O günün akşam saatlerinde Dolmabahçe Sarayı önünde demirleyecekler, toplarını da yüzyıllardır hükümran devletin hükümdarlık sarayına çevireceklerdi.
Mustafa Kemal Paşa bu gemilerin buraya gelmemesi için Çanakkale’de verilen savaşları, akıtılan kanları, yitirilen canları hatırladı; sonra da öfkeli, aynı zamanda azimli bir sesle: "Evet gelirler, gelirler ama , bir gün de geldikleri gibi giderler” dedi...
Mustafa Kemal Atatürk, "Geldikleri gibi giderler" sözüyle Kurtuluş Savaşı'nın ilk işaretini 13 Kasım 1918 tarihinde vermişti.
Mondros Mütarekesi’nin ilk hükümleri Boğazların açılması ve buradaki istihkamların İtilaf Devletleri tarafından işgalini kapsamaktaydı. Mütarekenin ardından harekete geçen İtilaf kuvvetleri Musul ve İskenderun ile birlikte Çanakkale Boğazı çevresindeki istihkamları işgal altına aldılar. Musul ve İskenderun Mondros Mütarekesi’ne aykırı bir şekilde ele geçirildiği halde Osmanlı hükümeti protestoda bulunmaktan öte bir tepki gösteremedi.
İktisadi sorunlar bir yana Çanakkale’den İstanbul Boğazı’na doğru ilerleyen İtilaf donanmasının başkent önlerine doğru hareketiyle Ahmet İzzet Paşa istifa ederken hükümeti kurma görevi Tevfik Paşa’ya verildi. 11 Kasım 1918 tarihinde Tevfik Paşa’nın hükümeti kurduğu sıralarda İstanbul önlerine gelen İtilaf donanması karaya çıkmak üzere hazırlıklar yapıyordu. 13 Kasım 1918 tarihinde karaya çıkan, çoğunlukla İngiliz, Fransız ve az sayıda İtalyan, Yunan ve Amerikalılardan oluşan Müttefik kuvvetler, farklı noktalara dağılarak İstanbul’u fiilen işgal altına aldılar.
Tevfik Paşa hükümeti, İtilaf devletlerinin mütarekeye aykırı eylem ve uygulamaları karşısında yalnızca protestoda bulunabiliyordu. Diğer yandan İngilizlerin, Osmanlı hükümeti ile diplomatik ve siyasi irtibat sağlamak üzere Yüksek Komiser unvanıyla Amiral Calthorpe’u (ilerleyen süreçte Robeck ve Rumbold’u), askeri temas kurmak üzere Karadeniz Orduları Başkumandanı General Milne’i (ilerleyen süreçte General Harington’ı) göndermek suretiyle İstanbul’da hegemonya kurmaya çalıştıkları anlaşılıyordu. Ayrıca, Fransızlar Yüksek Komiser unvanıyla Amiral Jean François Charles Amet (ilerleyen süreçte Defrance ve Pelle) ile birlikte Şark Müttefik Ordusu Komutanı Fransız General Franchet d’Espèrey’i (ilerleyen süreçte General Charpy’i) ; İtalyanlar ise Yüksek Komiser unvanıyla Conte Sforza (ilerleyen süreçte Arlotta ve Garroni) ve Albay Vitelli’yi (ilerleyen süreçte General Monbelli’yi) göndermek suretiyle İstanbul’da müttefikler arası bir işgal idaresi kurma hazırlıklarına başlandı. İstanbul’a ulaşan İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserleri merkezden aldıkları talimatlar doğrultusunda 28 Kasım 1918 tarihinde bir araya gelerek Müttefikler arası bir işgal mekanizması kurdular.
İtilaf temsilcileri, Tevfik Paşa hükümetinden öncelikle işgal kuvvetlerinin iaşe ve barınma meselesini çözmesini talep ettiler. İlk gelen kuvvetler için gerekli bina ve mekanlar hızla tahsis edildi. Ancak İtilaf kuvvetlerinin mevcudu günden güne arttığı için uygun yer bulma noktasında çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalındı. Giderek artan taleplere karşılık verilemeyeceği bildirildiğinde ise işgal kuvvetleri hedefledikleri binaları zorla ele geçiriyor, iaşeye el koyuyorlardı. İşgal yönetiminin hukuka aykırı bu uygulamaları karşısında sadece devlet değil Osmanlı tebaası da doğrudan hak kaybına ve maddi zarara uğramaktaydı.
İlk dönemlerde barınma ve iaşe meselesiyle birlikte İtilaf temsilcilerinin üzerinde en çok durdukları husus İttifak Devletleri vatandaşlarının ülkelerine iadeleri idi. Müttefik vatandaşlarına, savaş döneminde kaldırılan Kapitülasyonlar yürürlükteymişçesine gümrük ve vergi kolaylıkları ile beraber çeşitli imtiyazlar tanındı.
İtilaf vatandaşları ve gayrimüslimler kollanırken Osmanlı mülki ve askeri yetkilileri geçmişe yönelik iddia ve ithamlarla karşı karşıya kaldılar. Çoğu zaman Ermeni ve Rum Patrikhane kaynaklarından alınan istihbaratla kara listeler meydana getiren İstanbul işgal yönetimi peşinen suçlu şeklinde nitelendirdiği şahıslar hakkında takibat başlattı. İşgal kuvvetleri karşısında dik duran ve haksız uygulamalara karşı kanuni gerekçe sunulmasını isteyen subaylar, mütarekeyi ihlâl ettikleri gerekçesiyle tutuklandılar. Ayrıca savaş sırasında İtilaf kuvvetlerine kötü muamelede bulunduğu ileri sürülen şahıslarla Ermenilerin sevk ve iskânı esnasında suiistimali görülenlerin tutuklanmaları istendi. Ayrıca suçlu olup olmadığına bakılmaksızın İttihat ve Terakkî merkez komitesi içerisinde yer alan şahıslar kara listelere yazıldı. Bu kategorideki şahıslar, suç isnat edilmese de potansiyel tehdit olarak görüldükleri için tutuklandılar.
Mondros Mütarekesi’ne göre Osmanlı ordularının terhisini, cephanenin kendi gözetimleri altındaki depolarda tutulmasını talep eden, savaş gemilerini işgal ettikleri limanlarda hareketsiz bırakan, ulaşım ve haberleşme araç-gereçlerini kontrol kisvesi altında ele geçiren İtilaf kuvvetleri, sivil ve asker Osmanlı tebaasını muhtelif bahanelerle tutuklatarak/tutuklayarak kendilerine karşı ortaya çıkabilecek olası hareketleri örgütleyebilecek kapasiteye sahip kadroları etkisiz hale getirmeye çalıştılar. İstanbul işgal yönetimi, başkentte Osmanlı hükümetinin ve Padişahın üzerinde yer alan bir müessese edasıyla çeşitli taleplerde bulunuyordu.
Mütareke, asayişin sağlanması ve sınırların güvenliğini temin etmekle yükümlü Osmanlı kuvvetlerinin varlığını sürdürmesine izin verdiği hâlde Yüksek Komiserler, neredeyse ordunun tamamının terhisini ve cephanenin teslimini talep ediyorlardı. Yüksek Komiserlerin talep ve baskıları sonucunda muvazzaf Osmanlı komutanlarından Ali İhsan Paşa, Yakup Şevki Paşa, Nihat Paşa, Mürsel Paşa ve Fahrettin Paşa başta olmak üzere birçok subay görevinden alındı ve tutuklandı. Üstelik Mürsel ve Fahrettin Paşaları Osmanlı topraklarında, doğrudan İngilizler tutuklama cüretinde bulundular. Kafkas İslam Ordusu eski Komutanı Nuri Paşa, Kut’ül Amare’de İngilizleri yenilgiye uğratan Halil Paşa da tutuklananlar arasındaydı. Tutuklananlar arasında Said Halim Paşa ve Musa Kazım Efendi gibi Sadaret ve Meşihat makamına yükselmiş şahsiyetler, Fethi Bey, Halil Menteşe, Mithat Şükrü Bey gibi siyasi simalar Kemal Bey ve Nusret Bey gibi mülki yetkililer de bulunuyordu. İngilizlerin direktifleri neticesinde tutuklanan kişiler bir süre Bekirağa Bölüğü’nde gözaltında tutuldular. Daha da acı olanı, Damat Ferid Paşa ve aynı zihniyetteki siyasilerin, işgal yönetiminin bu teşebbüslerini siyasi rakiplerini tasfiye etmek için kullanmaya çalışmalarıydı. Müttefiklerin baskıları sonucu Osmanlı hükümeti tarafından kurulan Divan-ı Harbi Örfîler, adil soruşturma, yargılama ve infaz ilkelerini çiğneyerek Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey ve Nusret Bey gibi vatansever kişilerin idam edilmelerini kararlaştırdılar. Bununla da yetinmeyen İngilizler, hukuk ve adalet prensiplerini çiğneyerek Bekirağa Bölüğü’ndeki tutukluları Malta adasına sürgüne gönderildiler.
Türk milletini cezalandırma düşüncesiyle hareket eden Yüksek Komiserler, gayrimüslimlere özel imtiyazlar tanıdılar. Müttefik vatandaşlarıyla birlikte neredeyse bütün Ermeni ve Rumlar baskılarla ve Müttefikler arası Hapishane Teftiş Komisyonu’nun çabalarıyla/tehditleriyle tahliye edildi. Bu süreçte işgal kuvvetlerine güvenen Ermeni ve Rum Patrikhaneleri Osmanlı tabiiyetinden ayrıldıklarını açıkladılar. Gayrimüslimlerin geçmişe ve döneme özgü her türlü şikâyet ve hak taleplerinin büyük bir kısmını, İngiliz Yüksek Komiserliği Ermeni ve Rum Şubesi gündeme almak, iddia ve beyanları yeterli bulmak suretiyle uyguladı. İstanbul işgal yönetimi şehre her açıdan hakim olabilecek tedbirler aldı.
İstanbul’a resmi yollardan giriş çıkışlar Müttefikler arası Pasaport Bürosu’nun denetimine tabi tutuldu. Kara yolu, deniz yolu ile İstanbul’a gelebilmek ve şehirden ayrılabilmek için Osmanlı tebaası dahil herkesin Müttefikler arası Pasaport Bürosu’ndan vize alması gerekliydi. Bu büro gayrimüslimlerin, İtilaf Devletleri vatandaşları ya da yandaşlarının şehre girişine izin vermek suretiyle İstanbul’un demografik ve sosyo-kültürel yapısında sorunlara yol açan kararlara imza attı.
Diğer yandan başta Karakol Cemiyeti olmak üzere Felah Grubu ve Müdafaa-i Millîye gibi milli kuruluşlar limanlar ve denizyolu müttefiklerin denetiminde olduğundan ancak geliştirdikleri gizli yöntemlerle Anadolu’ya yardım gönderebildiler.
Çanakkale ve İstanbul Boğazı’nı tamamen kontrol altına alan İtilaf Yüksek Komiserleri ve Generalleri; Müttefikler arası Liman, Tersane ve Deniz Taşımacılığı (Kabotaj) Kontrol Komisyonları meydana getirmek suretiyle İstanbul’da askeri konumlarını pekiştirdiler. Bu sayede Müttefik devlet vatandaşları ve işbirlikçilerinin İstanbul’da ticari çıkar sağlamaları kolaylaştı. Aynı şekilde Müttefikler arası Demiryolu Komisyonu da demiryollarının Müttefik askeri ve ticari çıkarları doğrultusunda kullanılmasına yol açtı. Ulaşımla birlikte haberleşme sistemine de el koyan Yüksek Komiserler tarafından teşkil edilen Müttefikler arası (Posta) Sansür İdaresi her türlü posta, telgraf ve telsiz gibi haberleşme araçlarını ele geçirerek sansüre tabi tuttu.
Müttefikler arası Matbuat Kontrol Komisyonu (Sansür İdaresi) ile baskı altına alınan basın yayın organlarının, Müttefiklerin haksız uygulamalarını dillendirmeleri ve milli çıkarları savunmaları engellendi. Buna uymayan yayın organları, sorumluları ve yazarları çeşitli cezalara çarptırıldı. İşgal yönetimi tarafından alınan kararları uygulamak ve Osmanlı polisini pasifize etmek üzere Müttefikler arası Polis Komisyonu teşkilatlandırıldı. Bu komisyon işgal İstanbul’unda asayişten kaçakçılığa, trafikten pasaport kontrolüne hatta belediye kanunlarının tatbikine kadar geniş yetkilere sahipti. İşgal yönetimi tarafından Osmanlı tebaasını tutuklama yetkisi verilen Müttefik polis karakolları, işkence merkezi haline getirildi. Müttefik askeri ve Polis mahkemeleri tarafından yargılanan ve tutuklanan şahıslar şehrin farklı noktalarındaki Müttefik hapishanelerde gözaltında tutuldular. Öte yandan Osmanlı hapishanelerinde adi suçlardan hüküm giymiş olanlar dahil gayrimüslimler ve işbirlikçi Osmanlı tebaası sağlık koşullarını bahane olarak gösteren Müttefikler arası Hapishane Teftiş Komisyonu’nun girişimleriyle serbest bırakıldı.
Sağlık hizmetleri de işgal yönetiminin izin verdiği şekilde yürütüldü. Yüksek Komiserlerin kurdukları Müttefikler arası İaşe Komisyonu ve Müttefikler arası Kömür Komisyonu şehir ahalisinin ihtiyacını hakkaniyetle karşılamak yerine önceliği müttefik kuvvetleri, vatandaşları ve işbirlikçilerine verdi. Kömürle birlikte petrol, su, elektik, orman, yol yapımı gibi konularda işgal yönetimi söz sahibi haline geldi. Yine Müttefiklerin girişimiyle kurulan satış barakaları ve numune bakkallar tanzim satış merkezi gibi faaliyette bulunarak iktisadi sahada çözümler üretmeye çalıştılar. Fakat dönem boyunca enflasyon, karaborsa, stokçuluk ve fiyat spekülasyonlarının önüne geçilemedi.
Sonunda 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması İstanbul’un, bu antlaşmanın TBMM tarafından onaylanmasından sonraki altı hafta içerisinde tahliyesini öngörmekteydi. Bu süreyi sonuna kadar kullanan işgal kuvvetleri 2 Ekim 1923 tarihinde yapılan tahliye töreniyle Türk bayrağını selamlayarak İstanbul’dan ayrıldılar ve “GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER”
Haber Merkezi