İbrahim YILDIZ şiir Ödülü’nden birincilik haberi gelince, yollara düştük.

Büke büküle doğru Karabüke…

Karabük’lü şair ve yazar İbrahim Yıldız adına (rahmetli) düzenlenen bir yarışma bu. Tay Dergisi’yle Karabük Kültür Derneği’nin bir özverisi… Tay Dergisi’nin en güzel yanı sloganı bence:

Sevin TAY’ı korkmayın tepmez.”

Nisan’ın ilk günleri olmasına rağmen dondurucu bir soğukla ve ne giyeceğimizin şaşkınlığı ile çıktık yola. TEM dört geliş-gidişiyle sanki emrimizdeydi. Döne kıvrıla, viyadükleri aşa aşa yol almaya başladık. Yol kenarları yeşermiş, çiçeklenmiş. Bademler, erikler, şeftaliler pembe- beyaz gelinliklerini giymişti çoktan. Sümbüller, menekşeler ve öteki bahar çiçekleri de sabırsızlığın beklentisi gibiydi. Otomobillerden tırlara değin, her türlü araç gelip gitmekteydi. Yol kenarlarındaki yamaçlara ekilen bodur ağaçlar İlgimi çekti önce. Güvenlik amacıyla ise bir diyeceğim olamazdı elbet. Ancak, sırf moda diye ekilmişse diyeceklerim var. Çünkü ben ulu ağaçları severim. Ağaç dediğinin meyvesi, gölgesi ve uzun ömrü olmalıydı, en azından. Onun, gölgesinden yararlanmalı, meyvesini yiyebilmesi, gövdesinden kereste oluşturmalı…

Yani ağaç dediğin yararlı olmalı. Kuşlara böceklere barınak sağlamalı.

Arabamız bizi, İkitelli terminaline bıraktı. O ne biçim terminaldi o öyle. Çöpünüzü atacak bir sepet bile yok. Zorunlu olarak ya cebinize ya da yere atacaksınız. Sonra o çığırtkanlar… Bize de yanaştılar “Biletliyiz” diyerek kurtulduk ancak. Garaja girise ayrı bir rezalet. Kapkaranlık dehlizlerden, ya da bir labirentin içinden geçiyorsunuz, sanki. Bitmemiş dükkanlar , arızalı arabalar, bir-iki açık dükkan. Çamur örümcek ağları, toz-toprak. Yani ne denli pislik varsa, toplanmış burada. Yıllardır ve nedense bir türlü bitmeyen bir otogar. Üstelik İstanbul’un adına hiç mi hiç yakışmıyor.

Hele bir tuvaleti var ki, yedi kat yerin dibinde sanki…

Gürültünün hiç eksik olmadığı bir otogar burası. Bir gürültü-patırtı içinden geçerek Anadolu Bölümüne ulaştık. Biletimizi alıp beklemeye başladık. Ancak karnımız da acıkmıştı. Tavuk döner diye bir ses duyduk ve şaşırdık. Çünkü döner ve ayran bir liraydı. Adam bağırıyordu.. İlgimizi çekti. Hemen gidip iki tane aldım. Dönerken içine baktım. 2-3 parça döner ya vardı, ya yoktu. Gülerek ve söylenerek ayranla kuru ekmeği yedik, anlayacağınız. Saat gelince yerlerimize yerleştik. Yıllar önce, öğretmen olarak dört yıl, Kastamonu'ya gidip geldiğim için yollar bana yabancı gelmemişti.

Bolu dağlarına değin, TEM’in kendine özgü görüntüleriyle aştık yolları. Ama o da ne? Kar, kar kar bildiğimiz kar. Oysa Nisan başlamıştı. Zemin yükseldikçe kar yağışı arttı. Ortalık giderek daha bir beyazlamaya başladı. Çamlar karlı giysileriyle en güzel görüntüleriyle sıralanmaya başladı. Hoşumuza gitti ama, yine de geçicidir, dedik. Değilmiş. İki gün sonra dönerken de aynı görüntülerle karşılaşınca bir kez daha şaşırdık.

Aşağılarda bahar çiçekleri, yükseklerde kar çiçekleri…

Karabük’e vardığımızda yıne soğuktu ama kar yoktu. Ama iki gün içinde de zaman zaman atıştırmalar oldu.

Karabük’te görevliler bizi iyi karşıladı. Hemen bizi Pelenkoğlu O Kaloriferli, banyosu olan bir otel. Sabah kahvaltısı da verilmekteydi. Vardığımızda akşam olmuştu. Bavullarımızı bırakıp büyük Kulüp dedikleri bir lokantaya götürüldük.Tanınmış isimler ve jüri üyeleri de oradaydı.

(Mehmet Başaran-Sami karaören-Yetkin Aröz- Mehmet Adem Solak ve eşi, Nihat Yıldız-Derginin sahibi ve sorumlusu… Ayrıca, Gülderen Cankurt-İlhan Kocaman-Sevim Yazar…Şarkılar söylendi, şiirler okundu ve topluca yemek yendi.Çelik-İŞ sendikasının desteklerini de yazmadan edemiyorum. Karabük’ün aydınlığı ve aydınları sevgi sevgi paylaşılırken uykular da gelmişti. Birazdan otelde olduk zaten.

2-Nisan’da Kültür Salonunda ödüller verildi, konuşmalar yapıldı.

SAFRANBOLU’da…

Karabük’e gelmişken yedi km. ötedeki Safranbolu’ya gitmeden edemezdik. Törenden sonra bizi yine toplu olarak Safranbolu’ya ulaştırdılar. Gizemli bir yerleşim biriminde bulduk kendimizi.Yapılar doğal haliyle korunmuş, yıprananlar aslına uygun onarılmış. Hanlar, saray yavrusu köşkler hepsi korunmuş ve kollanmıştı.

Sonra bir tepeye çıkardılar bizi. Kuşbakışı izledik bu kez ilçeyi. Konaklanacak yerler de vardı. Hele o minik çarşı bizi büyülemişti. Kahve gibi bir yere alındık. Döşemesinden çatısına değin, ilginç otantik ve sevimliydi. O minicik dükkanlarda başka satıcılar da vardı. Epey gezindikten sonra yine Karabük’e döndük. Ama aklımız ve gönlümüz Safranbolu’da kaldı.

Ertesi sabah dönüş yolu bizi bekliyordu. Öyle bir güzellik artık anılarda kalmıştı…