Her sabah yaptığımız o görünüşte önemsiz seçimler, sadece günümüzü mü şekillendiriyor, yoksa yeni bir gerçekliğin kapısını mı aralıyor?

Kaçırdığınız o sabah otobüsü, gitmediğiniz o iş görüşmesi ya da son anda söylemekten vazgeçtiğiniz bir çift söz...

Modern fiziğin en büyüleyici ve akıl zorlayan teorilerinden biri olan Paralel Evrenler (Çoklu Evren), bize bu dünyada yarım kalan ne varsa, bir başka evrende tamamlanmış olabileceğini fısıldıyor.

Kuantum mekaniğinin sınırlarında gezinen fizikçiler, evrenimizin tek ve biricik olmayabileceğini uzun süredir tartışıyor.

"Çoklu Dünyalar Yorumu"na göre, yaptığımız her seçimle evren ikiye, üçe, milyara bölünüyor.

Bu mantıkla bakıldığında, şu an bu yazıyı okuyan "siz"in yanı sıra, bambaşka bir meslek seçmiş, başka bir ülkede yaşayan ya da hayatın bambaşka bir patikasında yürüyen sayısız "siz" aynı anda varlığını sürdürüyor.

Bilimkurgu filmlerinde görmeye alıştığımız bu konsept, artık teorik fiziğin de en ciddi masalarından birinde oturuyor.

Peki, bu düşünce neden içimizde hem bir rahatlama hem de tuhaf bir ürperti uyandırıyor?

İnsanoğlu doğası gereği "keşke"lerle yaşayan bir canlı.

Geçmişe dönüp baktığımızda, yol ayrımlarında verdiğimiz kararların yükünü taşırız. Paralel evrenler fikri, işte tam bu noktada felsefi bir sığınak sunuyor.

Bu dünyada kaybettiğimiz bir şeyi, bir başka dünyada kazanmış olduğumuz ihtimali, insana garip bir teselli veriyor. Diğer taraftan, tüm bu sonsuz ihtimaller denizinde kendi biricikliğimizi kaybetme korkusu, varoluşsal bir boşluk yaratıyor.

Eğer her şey mümkünse ve her ihtimal bir yerlerde yaşanıyorsa, şu an burada verdiğimiz kararların ne önemi kalıyor?

Belki de meseleye tersten bakmak gerekiyor. Eğer sonsuz sayıda paralel evren varsa ve biz bu sonsuzluk içinde "bu" hayatı, "bu" bilinci deneyimliyorsak, şu an attığımız her adım çok daha anlamlı hale geliyor. Diğer evrenlerdeki versiyonlarımızın ne yaptığı bilinmez; ancak elimizdeki tek kesinlik, şu an içinde bulunduğumuz bu evrenin mimarı olduğumuzdur.

Kozmosun derinliklerinde bir yerlerde, hayallerini gerçekleştiren diğer "biz"lere bir selam gönderip, kendi gerçekliğimize odaklanma zamanı. Çünkü nihayetinde, bu evrendeki hikâyeyi yazacak olan kalem hala bizim elimizde.

Paralel evrenler fikri, laboratuvar tezgahlarından ve matematiksel denklemlerden çıkıp felsefenin sularına ayak bastığında, insan zihnini en çok sarsan sorulardan birini doğurur: Eğer her şey mümkünse, benim bu evrendeki varlığımın ve seçimlerimin ne değeri var? Fizik bize evrenlerin bölündüğünü söylerken, felsefe bize bu bölünmenin getirdiği varoluşsal yükü anlatır.

Bu teorinin felsefe dünyasında yarattığı en büyük kırılma noktalarını üç ana başlıkta toplayabiliriz:

KADER,ÖZGÜR İRADE VE "SEÇİMİN"

DEĞERSİZLEŞMESİ

Geleneksel felsefede özgür irade, yaptığımız seçimlerin bir sonucu olduğu ve bizi belirli bir kadere sürüklediği fikrine dayanır. Ancak çoklu evrenler teorisinde, yol ayrımına geldiğinizde seçmediğiniz o diğer yol da bir başka evrende yürünmeye devam eder.

Sol yolu seçerseniz A evreni, sağ yolu seçerseniz B evreni oluşur.

Bu durumda "seçim" yapmak, bir ihtimali var edip diğerini yok etmek anlamına gelmez; sadece sizin hangi evrendeki versiyonunuzun bilincini deneyimleyeceğinizi belirler.

Her ihtimal zaten yaşanacaksa, insanın özgür iradesi ve sorumluluk duygusu büyük bir darbe alır.

"BEN" KİMİM? KİMLİK VE BİRİCİKLİK SORUNU

Felsefe yüzyıllardır "Ben kimim?" sorusuna yanıt arar. Bizi biz yapan şey anılarımız, karakterimiz ve deneyimlerimizdir.

Peki ya başka bir evrende, sizden bir atom bile farklı olmayan ama suç işlemeyi seçmiş bir "siz" varsa? Ya da çok daha başarılı, çok daha mutlu bir versiyonunuz?

Bu senaryoda "biriciklik" kavramı çöker.

Bilincimiz sonsuz parçaya bölünmüş bir aynanın kırıkları gibi etrafa saçılır.

Kendimizi tek ve özel hissetme arzumuz, sonsuz sayıdaki alternatif kimliğimizin gölgesinde kaybolur.

AHLAK VE SORUMLULUK PARADOKSU

Eğer bir insan bu evrende kötü bir eylemde bulunuyorsa ve bunun tam tersi olan iyi eylem bir başka paralel evrende zaten gerçekleşiyorsa, o insanı ahlaki olarak ne kadar suçlayabiliriz?

Çoklu evrenler, etik değerlerin ve ahlaki sorumluluğun sınırlarını esnetir. Kötülüğün de iyiliğin de sadece birer "istatistiksel ihtimal" haline geldiği bir düzende, evrensel bir ahlak yasasından bahsetmek imkânsızlaşır.

SONSUZLUKTAKİ TESELLİ

Tüm bu varoluşsal karmaşaya rağmen, paralel evrenlerin felsefesi insana karanlık bir nihilizmden ziyade, tuhaf bir iyimserlik de sunabilir.

Alman filozof Gottfried Leibniz, yaşadığımız dünyanın "mümkün olan dünyaların en iyisi" olduğunu savunmuştu. Paralel evrenler ise bize "mümkün olan tüm dünyaların aynı anda var olduğunu" söyler.

Bu bakış açısıyla, bu dünyada yaşadığınız başarısızlıklar, kayıplar ya da mutsuzluklar nihai bir son değildir.

Onlar, kozmik bir matrisin sadece tek bir hücresindeki senaryodur. Diğer evrenlerdeki "bizler" adına sevinmeyi ve elimizdeki tek kesinlik olan "şu anki bilincimizi" en iyi şekilde yönlendirmeyi öğrenmek, belki de bu sonsuz simülasyonun içindeki en bilgece duruştur.

SONSUZ İHTİMALLER DENİZİNDE

YÖNÜNÜ ARAYAN İKİ İNSANIN BİR GECE YARISI SOHBETİ

SONSUZ AYNALAR ODASI

Gece yarısı treni boştu.

Rayların ritmik sesi, vagonun loş ışığında oturan abla ve kardeşin, Elif ve Damla’nın sessizliğini bölüyordu. Elif, elindeki kahve bardağına bakarak derin bir iç çekti.

"Düşünsene Damla," dedi gözlerini cama çevirerek.

"Şu an bu tren yerine bambaşka bir yerde, bambaşka bir hayatı yaşayan milyarlarca biz varız. Belki birinde çok zenginim, birinde hiç doğmadım, birinde ise az önce o istasyonda inip hayatımın aşkıyla karşılaştım. Bu sonsuzluk içinde benim şu an burada, bu kahveyle oturuyor olmamın ne anlamı var?"

Damla gülümsedi. Montunun cebinden ellerini çıkarıp arkasına yaslandı. "Sen meseleye Jean-Paul Sartre gibi yaklaşıyorsun ama korkakça bir varoluşçuluk bu. Sartre bize 'İnsan özgürlüğe

mahkumdur' derdi. Eğer paralel evrenler varsa, bu senin özgürlüğünü elinden almaz, aksine onu devasa bir sorumluluğa dönüştürür."

"Nasıl yani?" diye sordu Elif, kaşlarını çatarak. "Her ihtimal zaten bir yerlerde yaşanıyorsa, benim seçimimin ne değeri kalır ki?"

"Değeri tam olarak şurada: Diğer evrenlerdeki Elifler beni ilgilendirmiyor. Onlar kendi seçimlerinin esiri.

Ama bu evrendeki, şu an karşında duran Elif, kendi bilincine sahip tek kişi. Sartre’a göre insan, kendi özünü kendisi yaratır.

Diğer evrenlerde milyarlarca olasılığın olması, senin şu an burada yapacağın seçimin ağırlığını azaltmaz. Aksine, sen her kararınla, bu devasa çoklu evren matrisinde kendi biricik patikanı çiziyorsun. Seçimlerinle bu evreni var ediyorsun. Yani sorumluluk hala tamamen sende."

"Bu çok ağır bir yük Damla. Her kararın milyarlarca başka dünyayı doğurduğunu ya da yok saydığını düşünmek insanı delirtir. Bence durum tam tersi. Bu durum, tam bir Albert Camus manzarası."

"Camus mu? Absürdizm yani?"

"Aynen öyle," dedi Elif, gözleri parlayarak. "Camus, insanın evrende bir anlam arayışı ile evrenin bu arayışa verdiği 'anlamsız sessizlik' arasındaki çatışmaya Absürd (Uyumsuz) derdi. Paralel evrenler, bu absürdlüğün zirvesidir! Düşünsene, her şeyin mümkün olduğu, her seçimin zaten bir yerlerde gerçekleştiği sonsuz bir kaos. Bu tam bir delilik. Bir anlam bulmaya çalışmak, Sisifos’un o kayayı her gün dağın tepesine boşuna çıkarması gibi."

"Yani pes mi edelim?" dedi Damla

"Hayır, Camus tam olarak bunu yapma derdi!" diye düzeltti Elif. "İntihar etmek ya da sahte anlamlara sığınmak yerine, bu absürdlüğü kabul edip evrene başkaldırmalıyız.

Madem kozmos bu kadar anlamsız, madem milyarlarca 'ben' var ve hiçbirimiz özel değiliz; o zaman bunun tadını çıkarmalıyız.

Bu sonsuz kaosun içinde, hiçbir büyük amaca hizmet etmeden, sırf canımız istediği için, inatla ve özgürce yaşamalıyız. En büyük başkaldırı, bu anlamsız sonsuzluğun ortasında mutlu olmayı seçmektir."

Tren yavaşladı. İstasyon ışıkları vagonun camından içeri sızarak ikisinin de yüzünü aydınlattı. Camdaki yansımalarına baktılar; sanki karanlığın içinden binlerce Elif ve Damla onlara bakıyordu.

Damla ayağa kalktı, kapıya doğru yürürken Elif’in omzuna dokundu: "Güzel felsefe. Ama tren durdu. Şimdi inmek ya da yola devam etmek zorundayız. Hangi akımı seçersen seç dostum, bu evrendeki bedenini hareket ettirmek zorundasın."

Elif güldü, bardağını çöpe attı ve ablasının peşinden kapıya yöneldi. Arkalarında bıraktıkları vagonda, belki de hiç kalkmamayı seçtikleri bir başka evren çoktan geride kalmıştı.