Bugün; matematikteki Mahkûm ikilemi, Kısasa Kısas teorisi ve insan olmanın ince çizgisi üzerine konuşalım.

İyi insan olmak nedir?

Herkese güvenmek mi? Yapılan kötülükleri görmezden gelmek mi? Yoksa bize yapılan her kötülüğün karşılığını vermek mi?

Belki de asıl mesele, ne zaman iyilik yapacağımızı, ne zaman kendimizi savunacağımızı ve ne zaman affedeceğimizi bilmektir.

İnsanlık yüzyıllardır bu soruların cevabını arıyor. Filozoflar, din adamları, hukukçular ve psikologlar iyilik ile kötülük arasındaki sınırı anlamaya çalışıyor.

İlginç olan şu ki matematikçiler de bu soruların peşine düşmüşler.

Üstelik ulaştıkları sonuç, düşündüğümüzden çok daha insani:

Önce iyilik yap. Sana kötülük yapılırsa karşılıksız bırakma. Karşındaki yeniden iyi niyet gösterirse affet. Ve davranışlarında açık, tutarlı ol.

Peki, matematik bize gerçekten iyi insan olmayı öğretebilir mi?

İKİ MAHKÛM, BİR KARAR

Oyun teorisinde Mahkûm İkilemi adı verilen ünlü bir düşünce deneyi vardır.

Bir suç nedeniyle yakalanan iki kişi, birbirlerinden ayrı odalarda sorgulanır. Birbirleriyle konuşamazlar.

İkisinin de önünde iki seçenek bulunmaktadır: Ya arkadaşını ele verecek ya da susacaktır.

İkisi de susarsa hafif cezalar alacaklardır.

Biri arkadaşını ele verir, diğeri susarsa ihanet eden kurtulacak, susan ise ağır ceza alacaktır.

İkisi de birbirini ele verirse her ikisi de orta ağırlıkta cezalandırılacaktır.

Şimdi kendinizi o odalardan birinde düşünün.

Arkadaşınıza güvenir misiniz?

Ya o sizi ele verirse?

İşte bütün mesele burada başlıyor.

İki insanın birlikte hareket etmesi, her ikisi için de daha iyi bir sonuç doğurabilir. Fakat karşı tarafın ne yapacağını bilememek, insanı kendi çıkarını korumaya yöneltir.

Sonuçta ikisi de birbirine ihanet eder ve birlikte elde edebilecekleri iyi sonucu kaybeder.

Bazen herkes kendi çıkarını korumaya çalışırken herkes kaybeder.

Bu yalnızca mahkûmların yaşadığı bir ikilem değildir.

Evliliklerde, arkadaşlıklarda, iş hayatında, ticarette, hatta devletlerarasındaki ilişkilerde bile aynı sorunla karşılaşırız.

Herkes karşısındakinin iyi niyetinden emin olmak ister. Ama kimse ilk güvenen kişi olup zarar görmek istemez.

Ve böylece güvensizlik, yeni güvensizlikler üretir.

MATEMATİKÇİLERİN BULDUĞU ŞAŞIRTICI STRATEJİ

1980'lerde siyaset bilimci Robert Axelrod, bilim insanlarını tekrarlanan Mahkûm İkilemi oyununda yarışacak stratejiler geliştirmeye davet etti.

Amaç, karşı tarafla defalarca karşılaşıldığında hangi davranış biçiminin daha başarılı olduğunu araştırmaktı.

Bu turnuvalarda dikkat çekici bir strateji öne çıktı.

Anatol Rapoport'un sunduğu stratejinin adı Tit for Tat, yani Kısasa Kısas idi.

Strateji son derece basitti:

İlk karşılaşmada işbirliği yap. Sonraki karşılaşmada ise karşındaki kişinin bir önceki davranışına aynı şekilde karşılık ver.

Karşındaki iyilik yaparsa iyilikle karşılık ver.

İşbirliğini bozarsa sen de bir sonraki adımda işbirliği yapma.

Yeniden işbirliğine dönerse sen de dön.

Ne sürekli saldırgan ol ne de sürekli alttan alan.

Bu stratejinin başarısı yalnızca karşılık vermesinde değildi. Asıl gücü, dört temel özelliği bir araya getirmesiydi.

BİRİNCİ İLKE: ÖNCE İYİLİK YAP

İnsan ilişkilerinde ilk adım çok önemlidir.

Karşımızdaki insanı henüz tanımadan düşman kabul edersek, belki de hiç yaşanmayacak bir çatışmayı kendi ellerimizle başlatırız.

İyi niyetle yaklaşmak, karşı tarafa işbirliği için bir fırsat sunmaktır.

Bir komşuya selam vermek, bir iş arkadaşına yardım etmek, zor durumda olan birine el uzatmak...

Bunların hiçbiri büyük fedakârlıklar gerektirmeyebilir. Ama güvenin başlangıcı olabilir.

İyilik, karşılık beklenerek yapılan bir yatırım olmak zorunda değildir. Fakat güvenin oluşabilmesi için çoğu zaman birinin ilk adımı atması gerekir.

Kısasa Kısas stratejisi bize tam da bunu söylüyor:

İlk kötülüğü yapan sen olma.

İKİNCİ İLKE: İYİ OL, AMA SÖMÜRÜLME

İyilik ile sınırsız fedakârlık aynı şey değildir.

Sürekli anlayış gösteren, her haksızlığı sineye çeken, her ihaneti görmezden gelen bir insan zamanla başkalarının çıkarları için kullanılabilir.

Kısasa Kısas stratejisi burada önemli bir sınır çizer.

Karşındaki işbirliğini bozduğunda sen de davranışını değiştirirsin.

Bu, mutlaka intikam almak anlamına gelmez.

Gerçek hayatta bazen yalnızca mesafe koymak, güveni azaltmak, bir anlaşmayı sonlandırmak veya hakkını hukuki yollarla aramak anlamına gelir.

Önemli olan, kötülüğün hiçbir sonuç doğurmadığı bir ilişki düzenine izin vermemektir.

İyi insan olmak, başkalarının sana kötülük yapma hakkı olduğu anlamına gelmez.

ÜÇÜNCÜ İLKE: AFFETMEYİ BİL

İşte teorinin belki de en insani tarafı burada ortaya çıkıyor.

Karşındaki insan hatasından dönüp yeniden işbirliği yapmaya başladığında, sen de işbirliğine dönebilirsin.

Çünkü geçmişteki bir kötülüğe sonsuza kadar karşılık vermek, iki tarafı da bitmeyen bir çatışmaya sürükleyebilir.

Bir düşünün.

İki komşu küçük bir anlaşmazlık yaşar. Biri diğerine karşılık verir. Diğeri bunu yeni bir saldırı olarak görür. Ardından yeni bir karşılık gelir.

Başlangıçta önemsiz olan bir mesele, yıllarca süren düşmanlığa dönüşebilir.

Oysa bir noktada taraflardan biri yeniden iyi niyet gösterir ve diğeri de bunu kabul ederse döngü kırılabilir.

Klasik Kısasa Kısas stratejisi, sözlü bir özürden çok davranış değişikliğine bakar.

Bu da bize önemli bir şey hatırlatır:

Özür dilemek değerlidir. Ama güveni yeniden kuran şey, özrün ardından gelen davranışlardır.

Yine de affetmek, her koşulda yeniden güvenmek veya ilişkiyi sürdürmek zorunda olmak değildir. Özellikle şiddet ve ağır istismar söz konusuysa güvenlik ve sınırlar önceliklidir.

DÖRDÜNCÜ İLKE: AÇIK VE TUTARLI OL

İnsan ilişkilerinde belirsizlik çoğu zaman kötülüğün kendisi kadar yıpratıcıdır.

Bugün dostça davranan, yarın sebepsiz yere saldırganlaşan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi davranan birine güvenmek zordur.

Kısasa Kısas stratejisinin önemli özelliklerinden biri, kolay anlaşılabilir olmasıdır.

Karşındaki kişi hangi davranışının nasıl bir karşılık doğuracağını bilir.

İyilik, işbirliğini getirir.

İhanet, güvenin kaybına yol açar.

Yeniden işbirliği ise yeni bir başlangıç fırsatı yaratır.

Bu açıklık, insanların birbirlerini sürekli sınamak zorunda kalmadıkları ilişkilerin temelini oluşturabilir.

PEKİ, İYİLİK GERÇEKTEN KAZANDIRIR MI?

Burada önemli bir ayrıntı var.

Kısasa Kısas stratejisi, belirli tekrarlı oyun turnuvalarında başarılı olmuştur. Ancak her koşulda en iyi strateji değildir.

Karşı tarafın davranışlarını yanlış anladığımızda veya iletişim hataları yaşandığında, karşılıklı misillemeler uzayıp gidebilir.

Üstelik gerçek hayat, matematiksel bir oyundan çok daha karmaşıktır.

İnsanların duyguları, geçmişleri, korkuları ve birbirlerine karşı sorumlulukları vardır.

Yine de bu araştırmalar bize değerli bir düşünce sunar:

İyilik, yalnızca ahlaki bir erdem değil, uzun süreli işbirliğini mümkün kılan güçlü bir davranış biçimi de olabilir.

Fakat iyiliğin değerini yalnızca bize kazandırdıklarıyla ölçersek onun en önemli yönünü kaybederiz.

Çünkü bazen bir insan, hiçbir karşılık beklemeden de iyilik yapar.

Bir yabancıya yardım eder.

Bir çocuğun hayatına dokunur.

Kendisine hiçbir fayda sağlamayacak bir fedakârlıkta bulunur.

İşte bu noktada matematiğin hesaplayabildiği çıkarlarla insan vicdanının değer verdiği şeyler birbirinden ayrılır.

KISASA KISAS MI, KISIR DÖNGÜ MÜ?

Belki de en tehlikeli yanılgımız, adalet ile intikamı birbirine karıştırmamızdır.

Adalet, yapılan kötülüğün sorumluluğunu ortaya koymaya çalışır.

İntikam ise bazen yalnızca acının el değiştirmesini sağlar.

Bir insan bize zarar verdiğinde aynı zararı ona vermek, her zaman sorunu çözmez.

Hatta kimi zaman yeni bir kötülüğün başlangıcı olur.

Bu yüzden Kısasa Kısas stratejisini günlük hayata uyarlarken onu kör bir misilleme çağrısı olarak değil, karşılıklılık, sınır koyma ve yeniden işbirliğine açık olma ilkesi olarak anlamalıyız.

İnsanlık tarihinin en eski sorularından biri belki de budur:

Kötülüğe kötülükle karşılık verirsek kötülüğü azaltmış mı oluruz, yoksa yalnızca yerini mi değiştirmiş oluruz?

SON SÖZ: İLK HAMLEN İYİLİK OLSUN

Hayatın bize nasıl davranacağını her zaman bilemeyiz.

İyi niyetimizin karşılıksız kaldığı, güvenimizin boşa çıktığı, iyiliğimizin istismar edildiği zamanlar olacaktır.

Ama bu ihtimal, herkese kötülükle yaklaşmamızı gerektirmez.

Çünkü herkes birbirinden ilk iyiliği beklerse, dünyada iyiliği başlatacak kimse kalmaz.

Belki de önemli olan, iyi niyetimizi korurken sınırlarımızı kaybetmemektir.

Gerektiğinde kendimizi savunmak, karşımızdaki değiştiğinde yeniden değerlendirmek ve bütün bunları tutarlı biçimde yapabilmektir.

Robert Axelrod'un turnuvalarında başarılı olan o basit strateji, bize insan ilişkileri üzerine düşünmek için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.

Önce iyilik yap.

Kötülük karşısında sınır koy.

Gerçek bir değişim gördüğünde affetme ihtimalini açık tut.

Ve ne yaparsan yap, açık ve tutarlı ol.

Çünkü iyilik, güçsüzlük değildir.

Affetmek, unutmak değildir.

Kendini savunmak da intikam almak değildir.

Belki de insan olmanın en zor yanı, bu üçü arasındaki dengeyi kurabilmektir.

Ve belki de dünyayı değiştirecek en önemli hamle, karşımızdakinin ne yapacağını bilmediğimiz hâlde attığımız ilk iyi niyet adımıdır.

Çünkü kötülük çoğu zaman bir karşılık bekler. İyilik ise bazen yalnızca bir başlangıç ister.